Emsal Kararlar

T.C.
Yargıtay
1. Hukuk Dairesi

Esas No:2010/7324
Karar No:2010/11049
K. Tarihi: 

MAHKEMESİ : SALİHLİ 1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ,
TARİHİ : 26/01/2009
NUMARASI : 2007/650-2009/27

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;
Davacı, 34 ada 10 parsel sayılı bahçeli kargir ev niteliğindeki taşınmazın maliki olduğunu, komşu parsel maliki davalının taşınmaz üzerindeki evi yıktırıp üzerine taşkın bina inşa ettiğini, aynı zamanda kendisine ait tarım aletlerini koyarak bahçesini işgal ettiğini, davalının yıkımdan çıkan malzemeleri de götürdüğünü ileri sürüp, elatmanın önlenmesi, yıkım, ecrimisil ve uğradığı zararın tazminini istemiş, yargılama sırasında ecrimisil talebinden vazgeçmiştir. 
Davalı, dava konusu binanın oldukça eski, derme-çatma bir yapı olduğundan kimsenin müdahalesi olmaksızın kendiliğinden bitişikteki binasının bir bölümünün üzerine yıkılarak zarar verdiğini, yıkıntıdan malzeme almadığını bildirip, davanın reddini savunmuş, savunmasında taşan kısmın adına tescilini istemiştir. 
Mahkemece, davacıya ait binanın kendiliğinden çökerek zarara uğradığı, enkazın davalı tarafından alındığının ispatlanamadığı, temliken tescil koşullarının oluşmadığı, ecrimisil talebinden davacının vazgeçtiği, taşkın inşaat suretiyle elatmanın sabit olduğu gerekçesiyle ecrimisil ve tazminat isteklerinin reddine, elatmanın önlenmesi ve yıkım isteklerinin kabulüne karar verilmiştir. 
Karar, taraflarca süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım, ecrimisil ve enkaz bedelinin tahsili isteklerine ilişkin olup, mahkemece yapılan araştırma, inceleme ve uygulama sonunda, davalının kayden davacıya ait çaplı taşınmaza taşkın yapılanmak suretiyle elattığı belirlenerek, elatmanın önlenmesi ve yıkım davasının kabulüne ve ecrimisil isteği bakımından da feragat sebebiyle davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Öyle ise, davalının tüm davacının öteki temyiz itirazları yerinde değildir, reddine ve davalının aleyhindeki hükmün onanmasına. 
Davacının, sair temyiz itirazlarına gelince; davacı diğer isteklerin yanında mülkiyeti kapsamındaki eski ve köhnemiş yapının yıkılmasından kaynaklanan enkazın davalı tarafından haklı ve geçerli bir nedeni olmaksızın yıkılıp, alınıp götürüldüğünü ileri sürerek, enkaz bedelinin de tahsilini istemiş, ne varki mahkemece kanıtlanamadığı gerekçesiyle bu isteğin reddine karar verilmiştir. 
Gerçekten de, eski yapının davalı tarafından yıkılmadığı dosya kapsamı ile sabittir. Ancak, dava öncesi Salihli 1.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2007/99(D.İş) sayılı dosyası ile yaptırılan tespit sırasında hazır bulunan davalı; yıkılan binanın enkazından “3-5 tane kavak ağacını” götürdüğünü belirtmiş ve böylece davacının bu yoldaki iddiasını doğrulamıştır. Öyleyse, davalının bu beyanı kendisini bağlar. O halde, anılan enkazdan nelerin alındığı duraksamaya yer bırakmayacak şekilde saptandıktan sonra, bunlara isabet eden bedelin belirlenerek hüküm altına alınması gerekirken bu hususun göz ardı edilerek yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. 
Davacının, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüye hükmün HUMK.'nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 27.10.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.
Yargıtay
15. Hukuk Dairesi

Esas No:2014/4915
Karar No:2014/6513
K. Tarihi:12.11.2014 

Mahkemesi :Salihli 1. Asliye Hukuk Hakimliği
Tarihi :19.07.2013
Numarası :2012/604-2013/638

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmâl edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan fazla imalât bedelinin tahsili istemiyle açılmış, davalı eksik ve ayıplı imalât bulunduğu gibi, işin süresinde teslim edilmediğinden bahisle davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık 29.07.2011 tarihli sözleşmeden kaynaklanmıştır. Anılan sözleşme ile ilgili yine taraflar arasında Salihli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2013/285 Esas sayılı dosyasında dava açıldığı ve Dairemizin temyiz incelemesine gönderildiği aynı gün yapılan müzakere sırasında anlaşılmıştır. Her iki davanın aynı sözleşmeden kaynaklanması ve taraflarının aynı olması nedeniyle davalar arasında bağlantı bulunmaktadır. 6100 sayılı HMK'nın 166. maddesi uyarınca, aynı yargı çevresi içinde yer alan aynı düzey ve sıfattaki hukuk mahkemelerinde açılmış davalar, aralarında bağlantı bulunması durumunda davanın her aşamasında talep üzerine veya kendiliğinden ilk davanın açıldığı mahkemede birleştirilebilir. Aynı yargı çevresindeki aynı düzey mahkemelerde açılmış olan bağlantılı davaların birleştirilerek görülmesinde zorunluluk bulunduğundan, Salihli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2013/285 Esas sayılı dava dosyasının bu dava dosyası ile birleştirilmesinin sağlanarak birlikte görülmek üzere kararın bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalının sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 12.11.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

2. Hukuk Dairesi         2011/17416 E.  ,  2012/29703 K.
İçtihat Metni 

MAHKEMESİ :Salihli 2. Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi

TARİHİ :30.6.2011

NUMARASI :Esas no:2010/544 Karar no:2011/470

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, aile konutu olduğunun tespiti ve tapu iptali tescile yöneliktir. Mahkemece, duruşmada tefhim olunan kısa kararda davanın kabulüne karar verildiği halde, gerekçeli kararda sadece aile konutu olduğunun tespitine şeklinde karar verilip, tapu iptal ve tescil yönünden hüküm kurulmamak suretiyle kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratılmıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 294/3. maddesi uyarınca, hükmün tefhimi, her halde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur. Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz. (6100 s. HMK. m.298/2) Buna göre, tefhim edilen hüküm sonucu yanlış da olsa, gerekçeli kararın, tefhim edilen hüküm sonucuna uygun düzenlenmesi gerekmektedir. Yanlışlık ancak temyiz/ kanun yoluna başvurulması ve kararın bozulması halinde düzeltilebilir. Tefhim edilen ve duruşma tutanağına geçirilen hüküm sonucu ile gerekçeli karar arasındaki aykırılık diğer yönler incelenmeden tek başına bozma sebebi olur. O halde mahkemece yapılacak iş, l0.4.l992 tarihli 7/4 sayılı içtihadı birleştirme kararı gözetilerek yeniden karar oluşturmaktan ibarettir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 10.12.2012 (Pzt.)

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2014/11-866  KARAR NO    : 2016/289    

Y A R G I T A Y   İ L A M I

İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ           : Salihli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) TARİHİ                     : 08/02/2013NUMARASI              : 2012/865 - 2013/82 DAVACI                   : M. Tarım ve Sanayi Ürünleri Paz. Tic. Ltd. Şti. vekili Av. H.A. DAVALILAR             : 1- K. Madencilik Sanayi A.Ş. vekili Av. H.A.                                  2- A.K. 

Taraflar arasındaki "rekabet yasağına aykırılığın tespiti ve tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Salihli 1. Asliye Hukuk Mahkemesince (Ticaret Mahkemesi Sıfatıyla) davanın reddine dair verilen  22.03.2010 gün ve  2009/21 E., 2010/219 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 23.01.2012 gün ve 2010/8854 E., 2012/557 K. sayılı ilamı ile;  

(... Davacı vekili, müvekkil şirketin 20 yıldır madenden kırma suretiyle zımpara tozu imal  ettiğini, davalı şirket kurucusu Ali A.'ın müvekkil  şirkete bu madeni getirmekte iken 2006 yılında kendi tesisini kurduğunu ve tesisi kurarken müvekkili şirkette usta olarak çalışan Ahmet K.'yla kendisine ticari sırları bildirmesi konusunda anlaştığını, döküm kalıplarının bulunduğu dökümcüye bunların dökümünü yaptırdığını, müşterilerinin isim ve telefonları ile verilen fiyatları davalı Ahmet K.'dan öğrendiğini, Ahmet K.'ya bu hizmetleri için PTT havalesiyle para ödediğini, Ahmet K.'nun işten çıkarıldığını, davalıların eylemlerinin haksız rekabet oluşturduğunu ileri sürerek haksız  rekabetin tespiti ile fazlaya ilişkin  hakları saklı kalmak kaydıyla 1.000 TL. maddi 11.000 TL. manevi tazminatın müştereken ve müteselsilen tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, müvekkili şirketin davacı şirkete 10 yıl süre ile hammadde tedarik ettiğini, 3 yıl önce de  kendi mamülünü üretmeye başladığını, davacı şirkette çalışan Ahmet K. ile davacı şirket ile çalıştıkları dönemde görüşmeler yaptıklarını, müvekkili şirketteki makinaların başka firmalardan satın alındığını, patentinin de davacıya ait olmadığını, davacının amacının  gelirinde meydana gelen azalmayı müvekkil şirkete ödetmek olduğunu, iddiaların doğru olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. 

Mahkemece, davalı Ahmet K.'nun davacı şirkette yaklaşık 15 yıl kadar çalıştığı, davacının, davalı K. Madencilik Sanayi A.Ş.'nin kurucusu Ali A.'ın diğer davalı ve davacı şirket çalışanı Ahmet K.'yu üçüncü kişilere satılan malları sabote etmesi maksadıyla menfaat temin ettiğinin iddia edildiği, H. Yapı Ltd. Şti.'ye gönderilen mallar arasında bir demir çubuk çıktığı ileri sürülmüşse de Ahmet K.'nun söz konusu sabotajı gerçekleştirdiği iddiasının şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanamadığı, Ahmet K. hesabına havale edildiğini iddia ettiği PTT ödemelerinin ispatlanamadığı, makinelerin patentinin davacı şirkete ait olduğunun da açık delillerle ispat edilemediği, davalılar arasındaki telefon görüşmelerinin haksız rekabet halini destekler yönde değerlendirilemeyeceği ve davalının üretimde kullandığı makineleri kullanılmış olarak satın alması gerçeği karşısında haksız rekabetin varlığını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, haksız rekabetin tespiti ve tazminat istemine ilişkin olup davacı vekili diğer iddialarının yanı sıra davalılardan Ahmet K.'nun, müvekkili yanında hizmet akdiyle çalıştığı sırada müvekkiline ait imalat sırlarını diğer davalı K. Madencilik A.Ş.'ye verdiğini ileri sürüp bu suretle davalı işçinin davacı şirkette çalıştığı sırada özen yükümlülüğüne aykırı hareket ettiği iddiasında bulunduğuna göre, uyuşmazlığa iş mahkemesinde bakılması gerekmektedir. Zira, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 1. maddesi gereği işçi ile işveren arasında, hizmet ilişkisinden doğan uyuşmazlıkların çözüm yeri iş mahkemeleridir.

Görev kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında re'sen incelenmesi gereken bir husustur. Bu itibarla mahkemece, aradaki irtibat da nazara alınarak her iki davalı aleyhine açılan davanın görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken uyuşmazlığın esasına ilişkin hüküm tesisi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir. 

2- Bozma neden ve şekline göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu aşamada  incelenmesine gerek görülmemiştir....)

gerekçesiyle  hükmün bozulmasına karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.  

  TEMYİZ EDEN: Davacı vekili  

 

HUKUK GENEL KURULU KARARI  

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: 

Dava; haksız rekabetin tespiti ve tazminat istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece, davacı tarafından ileri sürülen haksız rekabetin varlığına ilişkin iddiaların şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde gösterilen gerekçelerle bozulmuştur.   

Mahkemece önceki gerekçeler açıklanıp genişletilerek direnilmiş; hükmü davacı vekili temyize getirmiştir.  

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; hizmet akdi devam ederken sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle rekabet yasağının ihlali nedeni ile açılan davada, asliye ticaret mahkemelerinin mi yoksa, iş mahkemelerinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle rekabet kavramı ve genel olarak rekabete ilişkin yasal düzenlemelere değinilmesinde yarar bulunmaktadır:  

Ticari hayatta rekabetin; işletmelerin verimini arttırıcı, üretilen mal ve hizmetlerin kalitesini yükseltici ve fiyatları düşürücü fonksiyonları bulunduğu ileri sürülmekte olup; bu yönüyle yararlı olan rekabetin dürüstlük kuralları içinde yapılması ve kötüye kullanılmaması gerekir (Arkan Sabih Ticari İşletme Hukuku ,Bankacılık Enstitüsü, 2011, s:308).  

Hizmet akdinin sona ermesinden sonra işçiyi işverene karşı rekabet oluşturacak faaliyetlerden kaçınmakla yükümlü kılan rekabet yasağı sözleşmesi, piyasa ekonomisinin ve teknolojideki gelişmelerin bir ürünü olarak yirminci yüzyıldan itibaren önem kazanmaya başlamıştır (Soyer Polat, Rekabet Yasağı Sözleşmesi, Ankara 1994, S: 3).  

818 Sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 48. maddesinde, haksız rekabete ilişkin genel düzenleme yapılmış olup; 455. maddesinde ticari mümessiller ve ticari vekiller, 526. maddesinde ise adi ortaklar bakımından özel düzenlemeler bulunmaktadır. 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 56-65 maddelerinde haksız rekabete ilişkin genel düzenlemeler ve anılan Kanun’un 172, 250, 547. maddelerinde de özel düzenlemeler yer almaktadır (Uygur Turgut, Borçlar Kanunu, Seçkin Yayınları,2003,s:7435).  

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun hizmet akdini açıklayan 10. Babının içinde, “Rekabet Memnuiyeti” başlığı altında 348 ve devamı maddeleri bu yükümlülüğe ilişkin düzenlemeleri içermektedir.  

BK'nun 348. maddesinde :  

İş sahibinin müşterilerini tanımak veya işlerinin esrarına nüfuz etmek hususlarında işçiye müsait olan bir hizmet akdinde her iki taraf, akdin hitamından sonra, işçinin kendi namına iş sahibi ile rekabet edecek bir iş yapamamasını ve rakip bir müessesede çalışamamasını ve böyle bir müessesede şerik veya sair sıfatla alakadar olamamasını, şart edebilirler.  

Rekabet memnuniyetine dair olan şart; ancak işçinin müşterileri tanımasından ve esrara nüfuzundan istifade ederek iş sahibine hissolunacak derecede bir zarar husulüne sebebiyet verebilecek ise caizdir.  

İşçi, akdin yapıldığı zamanda reşit değil ise rekabet memnuiyetine dair olan şart batıldır.” hükmü yer almaktadır. 

Madde metninde de açıkça “…akdin hitamından sonra…” sözcükleriyle ifade edildiği üzere BK’nun 348.maddesinde düzenlenen rekabet yasağı, hizmet akdi son bulduktan sonra geçecek döneme ilişkindir.  

Hizmet akdi devam ederken, haksız rekabet hususunda bu hüküm değil; hizmet akdi hükümleri ve haksız rekabete ilişkin genel hükümler uygulanır.  

Diğer taraftan, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu(TTK)’nun 4. maddesinde;  

“…Tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın:…(3.) Borçlar Kanunu’nun, …rekabet memnuiyetine dair 348 ve 352,…maddelerinde;…tanzim olunan hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır.” hükmü bulunmaktadır.

Aynı Kanunun 5.maddesine göre ise :  

“Ticari davalara bakma görevi ticaret mahkemelerine aittir.” 

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 4.maddesi, bir davanın ticari dava niteliği taşıyıp taşımadığının belirlenmesinde üç ayrı kıstas öngörmektedir:  

Bunlardan ilki, anılan Kanun’un saydığı belirli hükümlerde düzenlenen hususlarla ilgili davaların başka hiçbir şart aranmaksızın  mutlak olarak ticari dava sayılması; ikincisi, bir ticari işletmeyi ilgilendirmesi; üçüncüsü ise, ticari iş kavramından faydalanılarak ticari dava niteliği tanınmasıdır.  

Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere “öz ticaret hayatına mahsus olup ayrı bir ihtisas cephesi arzeden” hususlardan doğan davalar  mutlak ticari dava olarak sayılmış olup; mutlak dava terimi, tarafların sıfatı veya işlem ve fiilin ilgili olduğu işletmenin ticari olup olmadığı olgusu dikkate alınmaksızın  bu davaların kendiliğinden  ticari dava niteliğini taşıdığını ortaya koymaktadır. Borçlar Kanunu’nda  hizmetlinin rekabet yasağı ile ilgili 348-352 maddelerinden doğan davalar, rekabet yasağı kavramının ticaret mahkemesince daha isabetli olarak değerlendirilebileceği düşünülerek ticari sayılmıştır (Poroy-Yasaman,Ticari İşletme Hukuku,Vedat Kitapçılık, 10. bası, s: 103-104).  

Öte yandan; 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca;

“İş Kanununa göre işçi sayılan kişilerle işverenler arasında iş akdinden ya da İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk davalarına iş mahkemelerinde bakılır.”

Hemen burada İş Mahkemelerinin tarihsel gelişimi ve görev alanı üzerinde durmakta yarar vardır:  

Özel nitelikteki bu Kanunların hiçbiri Borçlar Kanununun iş ve çalışma hayatına ilişkin hükümlerini yürürlükten kaldırmamış; aksine İş Kanunu hükümlerine aykırı olmamak üzere iş akdinden kaynaklanan uyuşmazlıklara ve İş Kanunları kapsamı dışında kalan hizmet akitlerine uygulanacağı hususu kanun koyucu tarafından açıkça vurgulanmıştır.  

İş akdinin kurulması ile doğan sadakat borcu; işçi tarafından işverenin çıkarlarını koruma ve gözetme borcudur. Rekabet etmeme borcu ise, iş akdinin sonuçlarından olan; işçinin, işverene sadakat borcunun olumsuz yönünü ifade eder.  

Devletin iş ilişkilerini düzenlerken nasıl işçiyi koruma amacıyla özel mahiyette maddi hukuk kuralları vazetmesi gerekiyorsa; bir hukuk uyuşmazlığı olarak iş uyuşmazlıklarının çözümünü de genel yargıdan ayırması, İş Hukukuna has,  bu hukukun amacına hizmet edecek şekilde kolay, hızlı ve ekonomik usul kurallarıyla yargılayan uzman özel (spesifik) bir yargıya bırakması gerekmektedir. İşte bu gerek, çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de iş davalarının, bu alanda uzman, özel mahkemelerde; iş mahkemelerinde ve genel yargılama usullerinden farklı bir usule göre görülmesini, yani bir iş yargısının varlığını, zorunluluğunu ifade eder   (H. Mollamahmutoğlu, İş Hukuku, Turhan Yayınları, 2004, S:103).  

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1.maddesi ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 29.06.1960 gün, 1960/13 ve 1960/15 sayılı kararında; İş Mahkemelerinin, işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen 2'nci maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında “iş akdinden doğan” veya “iş kanuna dayanan” her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıkların bu mahkemelerde çözümleneceği açıklanmıştır.  

Buna göre; iş mahkemeleri, iş akdinden doğan münasebetlerden çıkan davaların bu konularda özel bilgiye sahip mahkemelerde görülmesi amacıyla kurulmuştur. İşçi sayılan kimselerle (Kanunla değiştirilen 2.maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren arasında iş akdinden veya iş kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar bu mahkemelerde çözümlenecektir.  

O halde, 1950 yılında yürürlüğe giren 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca; bir uyuşmazlığın iş mahkemelerinde görülebilmesi için, işçi sayılan kişilerle işveren arasında iş akdinden doğan veya iş kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlığın bulunması gerekir.  

Nitekim, aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.02.2003 gün, 2003/82-65 sayılı kararında da işaret edilmiştir.  

Görülmektedir ki; iş uyuşmazlıkları, özel nitelikte hukuki uyuşmazlıklardır. 5521 sayılı Kanunun 1. maddesinde iş mahkemelerinin görev alanına giren hukuki uyuşmazlıklar olarak iş uyuşmazlıkları, “İş kanununa göre işçi sayılan kimselerle…işveren veya vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıkları…” olarak belirtilmektedir.  

Şu halde iş mahkemelerinin görev alanına giren hukuk uyuşmazlıkları olarak iş uyuşmazlıkları; tarafları ve konusu kanunla belirlenmiş; yani belirli nitelikte uyuşmazlıklar olup, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, içeriği keyfi surette doldurulamayacak uyuşmazlıklardır. Bu nedenledir ki; bir hukuk mahkemesi olarak iş mahkemeleri, iş sözleşmesi veya İş Kanunundan doğmuş olsa dahi idari ve cezai uyuşmazlıklara doğal olarak bakamayacağı gibi İş Kanunu kapsamı dışında kalan işçilerle onları çalıştıran işverenler arasındaki uyuşmazlıklara da, iş sözleşmesinden kaynaklanmış olsalar dahi, bakamayacaktır.

5521 sayılı Kanunda yer alan “işçi sayılan” tabiri, İş Kanunu kapsamında bulunan işçi olarak yorumlanmalıdır.  

Açıklanan hususlara, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22.09.2008 gün ve 2008/9-517 E., 2008/566 K. sayılı ve 21.09.2011 gün ve  2011/9-508 2011/545 K. sayılı kararlarında da işaret edilmiştir. 

Vurgulamakta yarar vardır ki, işçi işe alındığı andan işten çıkarılacağı ana kadar diğer bir ifade ile iş akdinin devam ettiği süre içinde işverene karşı rekabet oluşturacak davranışlar içinde bulunamaz. Zira, söz konusu zaman parçası içinde yapılmış rekabet sadakat borcuna aykırılık oluşturur. İşçinin İş Kanununun 25./II. b,d ve e bentleri gereğince doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması sadakat borcunun ihlali olarak kabul edilmiş; bu halde işverenin iş akdini feshedebileceği gibi tazminat da isteyebileceği hükme bağlanmıştır.  

Rekabet etmeme borcu ise işçinin öteki borçları gibi her iş sözleşmesi için söz konusu olan borçlardan değildir. İş akdinin devamı süresince işçinin işverenle rekabet etmemesi sadakat borcu içinde yer alan bir yükümlülüktür. Buna karşılık, taraflar iş ilişkisi devam ederken sözleşmenin bitiminden sonra işçinin rekabet etmeyeceğine ilişkin bir hükmün iş akdine konulmasını veya bu konuda ayrı bir sözleşme (rekabet yasağı sözleşmesi) yapılmasını kararlaştırabilirler. İş akdi sona erdikten sonra işçinin işverenle rekabet etmeme borcu ancak böyle bir yükümlülük sözleşme ile kararlaştırıldığı takdirde söz konusu olmaktadır ( S. Süzek, İş Hukuku, Beta Yayınları, 2005, S:277).    

Bu noktada, iş görme ve sadakat borçları ile rekabet etmeme borcu (rekabet yasağı) arasındaki ayrıma değinilmesinde yarar bulunmaktadır:  

İş görme ve sadakat borçları, açıkça kararlaştırılmasa bile her iş sözleşmesinde vardır. Rekabet etmeme borcu ise, ancak iş sözleşmesi taraflarının açıkça kararlaştırmaları halinde ortaya çıkar.  

Bundan başka, iş görme ve sadakat borçlarının yerine getirilmesi sadece sözleşmenin yürürlüğü sırasında söz konusudur. Buna karşılık BK’nda düzenlenmiş olan rekabet etmeme borcu ise iş sözleşmesinden sonraki süre içinde yerine getirilir. Rekabet etmeme yükümüne ilişkin sözleşmenin yazılı şekilde yapılması, iş ve süre ile sınırlandırılmış olması, işçinin ekonomik geleceğini hakkaniyete aykırı olarak tehlikeye sokmaması ve işçinin reşit olması gerekir.  

İş sözleşmesi devam ederken, işçinin rekabet sayılacak davranışları ise doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlar olup İş Kanunu’nun 25/II-e kapsamına girer ve işveren için haklı fesih nedeni oluşturur. Rekabet yasağına aykırı hareket edilmesi halinde ise işçi,  BK.nun 351. maddesi gereğince zararı tazmin ile mükelleftir ( Çelik Nuri, İş Hukuk Dersleri, Beta Yayınları, 22.Bası, Ağustos s: 136-139; Tunçomağ Kenan, Centel Tankut, İş Hukukunun Esasları, Beta Yayınları, s:101; Mollamahmutoğlu Hamdi, İş Hukuku, Turhan Yayınevi, 2. Bası,s:367; Süzek Sarper, İş Hukuku, Beta Yayınları, 2.Bası, s:276-277).  

Kanun koyucu bu kuralı rekabet yasağı sözleşmesinin ticari işletmeyi ilgilendirmesi nedeniyle getirmiş olup; öğretide rekabet yasağı sözleşmesi ile hizmet akdi arasındaki yakın ilişki nedeniyle iş mahkemelerinin görevli olması gerektiği her hizmet sözleşmesinin mutlaka bir ticari işletmeyi ilgilendireceğini kabul etmenin mümkün olmadığı, dolayısıyla esnaf düzeyindeki kişinin yaptığı hizmet sözleşmesinde yer alan rekabet yasağının ihlalinden doğan davanın da bu hüküm gereğince mutlak ticari dava sayılmasının anlamsız olduğu, bu tür bir sözleşmeden doğan uyuşmazlık “öz ticaret hayatına” ilişkin olmadığı gibi çözümünün de ayrı bir uzmanlığı gerektirmeyeceği görüşü de savunulmaktadır (Soyer Polat a.g.e.s:25; Arkan Sabih, Ticari İşletme Hukuku, Onuncu Bası, s. 96).

Yukarıdaki ayrıntılı açıklamalar göstermektedir ki, iş akdinin devamı sırasında işçinin sadakat borcundan kaynaklanan rekabet etmeme yasağına aykırılık halinde, bu tür davalara bakmakla görevli mahkeme iş mahkemesidir. İş akdinin sona ermesinden sonra rekabet yasağına aykırı hareket edilmesi halinde ise, buna dayalı olarak açılacak dava niteliği itibariyle 818 sayılı BK’nun 348. maddesi kapsamına girmekle ve bu kapsamdaki davalar TTK.nun 4/1-3 maddesinin açık hükmü karşısında tarafların sıfatına bakılmaksızın mutlak ticari davalardan olmakla, bu tür davaların ticaret mahkemesinde incelenip karara bağlanması gerekir. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 29.02.2012 gün ve 2011/11-781  E., 2012/109 K. sayılı kararında da  aynı ilkeler benimsenmiştir. 

Böylece iş ve ticaret mahkemelerinin görev alanlarına ilişkin kıstaslar ortaya konulduğuna göre, yapılan açıklamalar ışığında, somut olay irdelenerek, eldeki davanın 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 440 ve devamı (mülga  818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 348 ve devamı) maddeleri kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinin ve buna göre de davaya bakmakla görevli mahkemenin hangisi olduğunun belirlenmesine geçilmelidir:  

Somut olay bu çerçevede irdelendiğinde:  davacı şirket ile davalı  arasında son olarak 01.01.2004 tarihli belirsiz süreli hizmet akdi imzalanmış olup iki gün üst üste işe gelmeme nedeniyle davacı şirket tarafından 16.12.2008 tarihinde iş akdi feshedilmiştir.

Davacı şirket 20 yıldır madenden kırma suretiyle zımpara tozu imal ettiğini, davalı şirket kurucusunun davacı şirkete maden getirmekte iken 2006 yılında kendi tesisini kurduğunu ve tesisini kurarken de davacı şirkette usta olarak çalışan davalıyla kendisine ticari sırları bildirmesi konusunda anlaştığını, döküm kalıplarının bulunduğu dökümcüye bunların dökümünü yaptırdığını, müşterilerinin isim ve telefonları ile verilen fiyatları davalı işçiden öğrendiğini, bu hizmetleri için PTT havalesiyle para ödediğini, bu nedenle davalı işçinin işten çıkarıldığını, davalıların bu eylemlerinin haksız rekabet oluşturduğunu ileri sürerek haksız rekabetin tespiti ile tazmini iddiasına dayalı olarak görülmekte olan davayı açmıştır. Davalının, zararın doğduğu iddia edilen dönemde iş sözleşmesi ile davacı şirkette çalıştığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Sonuçta; davanın, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 348 ve devamı maddelerine dayalı olarak İş Kanunu kapsamında işçi sayılan davalının iş sözleşmesi devam ederken sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışı nedeniyle verilen zararın tazmini olması nedeniyle davaya iş mahkemesinde bakılması gerekir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler dava konusu olayda genel mahkemelerin görevli olduğu görüşünü belirtmiş iseler de yukarıda yapılan açıklamalar ve bozma ilamında gösterilen nedenlerle bu görüş çoğunluk tarafından  benimsenmemiştir.

O halde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 09.03.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.